21 Mayıs 2013 Salı

sosyal ağ sitelerinin haritası - 2007 ve 2010

orjinali 2007'de XKCD de yayınlanan şu harita, sosyal ağların kullanıcı sayısına göre hazırlanmış. bana hala 10 sene öncesi 1990'larmış gibi gelirken 2007'nin ne kadar geride kaldığını görmek çok garip bir duygu! o kadar da geride değil yahu diyenlere Myspace'in ve Facebook'un büyüklüğüne bakmalarını tavsiye ederim!  yaşlanmışsın işte kabul et :)

2007'deki orjinal harita.


2010 senesinde yeniden çizilmiş haritada ise facebook ve twitter almış yürümüş, yahoo , myspace küçülmüş, windows messenger da ileriki kuşaklara anlatılan bir mit halini almış. bir de google buzz'ayoutube kadar bir ada koymuşlar ki o da beklentilerin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. google buzz ne büyük fiyaskoydu ama!

2010'da yeniden flowtown'un CEO'su tarafından yeniden çizilmiş hali.


niyahet firefly ve ben tanıştık

ne zaman bilim kurguyla ilgili bir muhabbete girsem bu dizi karşıma çıkıyor. her defasında ben bilim kurgu kültürümü, ne kadar seyrettiğimi, neler okuduğumu tek kaşım havada, ağzımda yamuk bir gülümsemeyle, göğsümü gere gere anlatırken rakibim (evet bazen havaya giriyorum, napayım allah da beni böyle yaratmış :)) 'firefly da çok güzeldir, hiç seyrettin mi' diyor ve ben yerlerde (blogger kişisi burada kendini bir boks ringinde yerde uzanmış hayal ediyor).



'ne menem bi diziymiş bu!?' diyordum ne zamandır, sonunda seyretmek nasip oldu. Firefly'ı dün akşam + bugun bütün gün seyrettim. benim caanım BSG'mın karşısına serilen bu hikaye de neyin nesiymiş edasıyla tabi ki...

İlk başta pek sevemedim sizin firefly'ınızı. bilim kurgu camiasını da içine çekebilmek için yazılmış bir vahşi batı dizisi gibi geldi bana. biraz zoruma gitti doğrusu, bilim kurgunun başka bir türün yanında, yan ürün olarak verilmesi.

ama bitmeye yakın farkettim ki bilim kurgu namına da oldukça efor sarfedilmiş. değişik türde silahlar, farklı tasarımda uzay gemileri... firefly kısa sürmüş ama bilim kurgu dünyasında pek de fena olmayan bir miktarda katkıda bulunmuş.

firefly tipi uzay gemisi, bizimkilerin gemisinin adı serenity

bu da bir alliance gemisi, bu tipin adı dortmunder (namı diğer dortmuntlu). şu batılıların kötüleri tanımlamada kullandıkları tarihe de hastayım. almanlar, ruslar, çinliler, japonlar, araplar, müslümanlar, doğu avrupalılar, afrikalılar, latim amerikalılar, herhangi bir -elbette batı kültüründen gelmeyen- ada cumhuriyeti...

hikayesine gelirsek...

(bu noktadan sonra isterseniz okumayınız, spoiler alabilirsiniz)

hikaye vahşi batı kültürünün galaksinin geri kalanına yayılmış olduğu bir evrende geçiyor. uzun bir iç savaştan(!) sonra, sanki yalnış taraf kazanmışçasına, savaş bitiyor, ama kahramanlarımız bu yeni düzene ayak uydurmak, onun bir parçası olmak istemiyor. iki eski asker (Malcolm ve Zoe) mürettebatlarını tamamladıktan sonra firefly tipi gemileri serenity ile yola çıkıyor. hayatlarını kaçakçılık yaparak sağlıyorlar ve alliance'ın gemilerinin radarından, kanundan ve diğer türlü belalardan uzak durarak da hayatta kalıyorlar.

kaptan malcolm reynolds alliance'tan pek hazetmiyor. yalnış taraf kazandığı için devlete güveni pek yok gibi. 

birinci bölümde, büyük gezegenlerden birinde, yolcu ve mal almak için bekliyorlar. bu sefer gelen yolculardan biri rahip (daimi yolcu Inara ise bir hayat kadını - o evrendeki adı companion)
bir diğeri ise çok genç bir doktor. sonradan öğreniyoruz ki doktor, yanında, devletin beyni üzerinde deneyler yaptığı kız kardeşini (River) de getirmiş ve federallarden kaçıyorlar. 

River'ın özelliklerini bize gösteren son bölümdü o da maalesef pek konuya giremedi. anladık, muazzam yetenekleri var, dans etmekten, insanların düşüncelerini okumaya kadar... ama bize o kadar güçlü yansıtabilecek bir bölüm çekilmeden sezon sonuna geliyoruz.

--- spoiler burada bitiyor --

maalesef yarıda kalmış bir hikaye. hani yemek programlarındaki konuklar yemekten minnacık bir lokma alırlar da 'hmm evet evet, harika bir lezzet gerçekten yalnız ben tam tadını alamadım biraz daha alabilir miyim?' derler de ikinci minnacık lokmaya davranırlar ya.. işte ben de tam tadını alamadım firefly'ın. olsa da izlesek en azından bir kapanış yapsalar.

hikayesi gelişmeye çok müsait, karakterler sezonun ortalarına doğru daha belirginleşiyorlar. hepsine karmaşık plotlar yazılabilir, sadece River'a ve doktora değil... neyse, bir adet de filmi varmış bir de onu izleyeyim onu da daha sonra tartışırım. 



17 Mayıs 2013 Cuma

mutlu edenler -5

mutlu edenler - 4

mutlu edenler-3

mutlu edenler-2


gülşen'in bir günü

herhangi bir gündü. gülşen sabah kalktı, yine çok uyumuştu, sağolsun, azıcık tembeldi yavrum benim.  sabahları o yatağın içi leş gibi olurdu. gülşen kokardı. gülşen kokardı kokmasına ama o yastığın hali neydi öyle üstüne osurulmuş gibi mübarek! pek bir kesifti ağız kokusu...

annesi işe çoktan gitmişti. e annesi böyle değildi malum çalışkan canı pek insandı leyla hanım. ne ev işini ne de kendi işini aksatmaz, bir gün olsun ütüsüz kahvaltısız bırakmazdı çocuklarını. bırakmazdı ama gülşen de artık öğrenci değildi o yıllar geride kalmıştı. kendine iş de bakmıyordu pek. eh o da 50 yaşından sonra hala çalışan haliyle kızına laf geçirememenin de verdiği gururla, nacizane, protesto ediyordu kızını. artık kendi işini kendin yap ayaklarının stünde dur diyordu gülşene.

gülşenin bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu hep...

kalktı gülşen mutfağa girdi. masanın üstüne bırakılmış bir salça kasesi vardı; salça, kuru nane ve zeytinyağın olduğu bir kap. gelen geçen ekmeğini bansın karnını doyursun diye. salçaya bana bana yedi gülşen. azıcık da çayını içti. ama zeytinyağı içini kavurmuştu da sonrasında suyunu içti şöyle kana kana. 'bugün günlerden haftaiçi, hangi gün ne farkeder ki? ne yapsam ne yapsam... en iyisi her zamankinden şaşmamak. belki aklıma başka şeyler gelir daha sonra.'

evlerinin önündeki çimenlikte boylu boyunca yüyümeye başladı. aklına gelen fikirlere hayallere kapıla kapıla ne kadar gittiğini bilemedi. hafif üşümeye başladı, biraz da midesi bulanmıştı. o sabah yediği ekmeklerin hepsini kustu!. herhalde biraz üşütmüş olacak ki yedikleri midesine oturmuştu. yoksa ekmek salça dediğin nedir şekerim, en hafif yiyecek!

neyse allah'tan, kusunca biraz rahatlamıştı midesi. şimdi derin derin nefes alıyordu. sanki çok koşmuş da yeni durmuş gibiydi. sanki leş gibi bir trafikte yavaş yavaş yol aldıktan sonra piknik yerine gelip arabadan inmiş, o mis gib ağaçların taze kokusunu ciğerlerine çekmiş gibiydi. azıcık ferahlayınca eve dönmekten vazgeçti.


az daha yürüyünce ileride ağaçlık bir alana geldi. o ağaçların altında haftasonları seyyar satıcılar gelirdi, berideki çocukbahçesine annaneler babaanneler gelirdi torunlarıyla. banklarda oturup bir yandan örgü örer bir yandan birbirleriyle muhabbet ederlerdi. ağaçlardan bazıları tırmanmalık ağaçtı. 'tırmanmalık ağaç' diye düşünmesi gülümsetti gülşen'i. bu mahalleye taşındıktan sonra kendi uydurduğu bir terimdi bu. eskiden meyve ağaçlarının bol olduğu mahallelerinde komşuların bahçesinden çıkmazdı hiç. o agaçtan o agaca zıplardı.  neyse burda da bi ane vardı sevdiği. o ağaca çıktı, yatay, kalınca, şöyle kendini taşıyacak bir dalına oturdu, şehrin en yeşil bölgesini sanki tanınmış bir ressamın tablosuna bakar gibi hayran hayran izledi. neden sonra aklına kulaklıklarını takmak geldi. hangi ünlüydü o 'günde illaki bir iki güzel söz okuyun, güzel bir müzik dinleyin ve güzel bir tabloya bakın' diyen? 

kim demişse de iyi demiş valla...

hava kararmaya başlayınca geri döndü. annesinden azıcık azar işitti. bir iki lokma birşeyler atıştırdı. battaniyesinin altına kıvrılıp yatağına yattı.

iyi geceler yarın görüşmek üzere...